29 Mart 2013

Paris - 2. gün

Paris'teki ikinci günümüz Pazar gününe denk geliyordu ve biz de birçok Fransız'ın yaptığı gibi brunch yapmaya karar verdik. Brunch için Saint Germain des Pres üzerinde yer alan Cafe deFlore ile Cafe deux Magot'un dünyaca ünlü olduğunu duymuştuk ve oraya gidelim dedik. Ancak çok kalabalıktı ve bebek arabalarından ötürü bizi almadılar. Biz de hevesimiz biraz kırık bir şekilde meydan ile Bonaparte Boulevard'ın kesiştiği yerde bulunan Cafe Bonaparte'a gittik. Gördük ki; Fransızlar brunch kavramını bilmiyorlar. Brunch zaten öz be öz Türkçe. Biz Türkiye'de saat 9'da otururuz brunch'a saat 1'e 2'ye kadar çatlayana kadar yeriz. Paramızı da 1 EUR=1 TL kurundan öderiz. Yine de aç kalkmadığımızı ifade etmem lazım. Belirtmem gerekir ki; bu kahvaltı Fransız usulü yaptığımız son kahvaltı oldu ve sonrasında marketlerden aldıklarımızla kendi usulümüzde evde kahvaltı yoluna gittik.
 
Bahar arabasında uyudu hep. Arabada sallanması sanırım uykusunu getirdi ve en azından hayatımız bir yerden bir yere giderken daha da zorlaşmadı. Yemesi içmesi yine çok kötüydü kızımın. Kahvaltıcığımızı yaptıktan sonra Saint Nehri kıyısına indik. Yol üzerinde hemen Cafe Bonaparte'nin karşısında Saint Germain Kilisesi vardı. Kısaca orayı ziyaret ettik. Kilisede 2. dünya savaşı esnasında şehit olanlara ilişkin bir anıt dikkatimi çekti.
 
 
Hedefimiz Dorsay ve Louvre müzelerini ziyaret etmekti. Dorsay müzesine gidemedik, çoluk çocuk hali. Louvre müzesini de yaklaşık 1 saatte gezdik. Kartpostala baksam ne görecek idiysem 1 saatlik uzun (!) zaman diliminde de o kadarını görebildim.
 
Louvre müzesi ile ilgili sınırlı anlatımlara geçmeden önce Saint nehri üzerindeki bir köprü ile ilgili görselleri paylaşayım. Köprünün parmaklık kısmını tamamen kilit ile kaplamışlar. Köprü üzerinde de bu kilitlerden satan satıcılar mevcut. İnsanlar orada bulunduklarına dair tarihe bir not düşme adına veya beraberindeki kişi ile o köprü üzerinde iz bırakma adına temin ettiği asma kilidin üzerine adını yazıyor ve köprüye kilitliyor. Asma kilitten güzellik yaratmış adamlar. Bu tür tuhaf güzellikler Paris'i birçok kentten ayırıyor. Orijinal, yaratıcı bir şehir.
 

Köprü üzerinde (ve öncesinde de) ayrıca birçok sokak çalgıcısına da rastladık. Daha sonradan anladık ki; sanatını sokakta icra ederek geçim kaynağı yaratmak Fransa'da oldukça yaygın ve belki de bu yaygınlık Paris'e özgü. En azından bu sıklıkta çalgıcıyı Berlin, Barcelona, Amsterdam ile DC'de ve uzak doğu ülkelerinde görmediğimi belirtmem lazım. İstanbul'da da kısmen rastlamak mümkün ama burada artık genele yayılmış.
 
 
 
Şansımızdan Paris'te her ayın ilk Pazar günü müzeler ücretsiz oluyormuş. Paris'te bulunduğumuz bu Pazar günü de Mart ayının ilk Pazar günü olmasından mütevellit sınırlı müze ziyaretimizi ücretsiz gerçekleştirdik. Müze girişinde oldukça uzun bir kuyruk vardı. Bununla birlikte kuyruk hızlı ilerliyordu. En hızlı ilerlediği haliyle yarım saatten önce giremezdik ki; biraz yaklaşınca bebekli ailelere öncelikli giriş hakkı olduğunu öğrendik. Bunun için 15 dakika beklememiz gerekti.
 
Louvre müzesinin cam piramitten girişinin bulunduğu meydan (Palais Royal) geniş ve Paris'in tarihi dokusunu yansıtıyor.

 
 
 
Ekşi sözlükte müzede sergilenen her eserin başında 1 dakika geçirilse müzenin açık olduğu saatler içinde tamamını gezmenin 364 gün olacağı söyleniyor. Thomas Cook Paris Şehir Rehberi'nde müzede müzenin sahip olduğu eserlerin sadece %10'unun sergilendiği bilgisi var. Bu veriler müzenin dünya çapında ününü anlatmaya yetecektir. E tabi bir de Leonardo Da Vinci'nin Monalisa tablosu var. Eserin kalitesine bir şey söyleyemem, haddime de değil ama gördüğü ilgi sanki biraz da ye kürküm ye misali olmuş. Onca güzel eser içinde bu eser ebat olarak da oldukça küçük kalmasına karşın turistlerin saldırısına uğramış durumda ve herkes resmini çekiyor. Müzeye gittikten sonra daha önce merak ettiğim, görmek istediğim bu eserden yoğunluk nedeni ile tiksindiğimi belirtmem lazım. Hayır bir de resmini çekmek için bu kalabalık niye anlamıyorum. Sizin bu resmi çektiğinizden çok daha kalitelileri internette geziniyor zaten. Kişi resmin yanında dursa ve Monalisa ile aynı kareyi paylaşsa bu da anlaşılır.
Her neyse. Zaten Bahar göz açtırmadı. Bir üstsüz kadın portresi görmesi sonrasında olanlara oldukça güldürücüydü.
 

Müzenin içinden birkaç görsel paylaşmakla birlikte, oradan ben böyle bir müze gezicisi değildim, demek ki bu özelliğimi yitirirken iyi babalık özelliği kazandım, duyguları ile çıktım.


Günü Louvre müzesinden Champ Elysees'ye doğru yürümekle tamamlamaya karar verdik. Bu güzergahı görünce aklıma DC geldi. DC daha yeni inşa edilmiş bir kent olduğundan Paris'in bu bölümünden esinlenilmiş olmasının muhtemel olduğunu düşünüyorum. DC'de National Mall idi yanlış hatırlamıyorsam mekanın adı, bir ucu Parlamento binasına bir ucu Demokrasi anıtına uzanan geniş bir alan mevcuttu ve bu geniş alan park alanı olarak insanlara tahsis edilmişti. Aynı şey Paris için de söz konusuydu.


 
Bir de bu tür şehirleri gezerken hep gelişmişliğin insanla olacağını düşünüyor ve bu yöndeki eksikliğimize üzülüyorum. Geçtiğimiz günlerde Çukurambar'da idim. Çukurambar bir akım sonrasında yoktan var edildi. Lüks restoranlar, devasa siteler, oteller ile Ankara'nın güzide yerlerinden biri haline geldi. Peki ya yaşam alanı. Onca bina yığını içinde ağaçlı büyük bölgelere yer yoktu elbet. Küçücük Kuğulu Parkı bile kaybetmemek için, doğasını bozdurmamak için mücadele edilmesi gereken bir kent değil mi Ankara, bir ülke değil mi Türkiye? Çukurambar da Ankara'nın geniş yeşil alana sahip olmaması da rahatlıkla açıklanır böylece. Şimdi çok merak ediyorum Sayıştay'ın Kızılay'daki tarihi lojmanlarının satılmasına karar verilmiş. Orada tarihi ağaçlar var. Acaba lojmana ait evler yıkıldığında o bölge insanlara yeşil alan olarak kazandırılır mı? Safça bir soru biliyorum. Yine bir sonraki aşamada askerin şehir içindeki yerleşimlerden şehir dışındaki yerleşimlere kaydırılması olacak. Ya onlardan boşalan güzelim yeşil yerler ne olacak? Biliyorum işte. Ekonomik istikrar gelişmişlik için iyi ama gelişmişlik sadece ekonomi ile de olmuyor. Üzülmekten başka şey gelmiyor elden.
 
Şanzelize (!) caddesine çıkmadan önce o bahsettiğim yeşil alanın adı Jardin des Tuileries. Yan, Tuileries bahçeleri. Bahçede ünlü olduklarını düşündüğüm mankenler vardı. Hem mankenlerin kendi ekibi hem insanlar onların resimlerini çekiyorlardı. Ancak mankenlerin resimlerini çekenlerin mankenlerden daha güzel olduklarını düşündüğümden olsa gerek "adaletsiz bu dünya" demekten alamadım kendimi. Cadde üzerinde biraz yürüyüp eve döndük zira çocukların uyku saatleri, yemek saatleri, Bahar'ımın antibiyotiği gibi zorunluluklarımız vardı. Gittiğimiz yerlerde resim çekmekle yetindik çoğu kez. Uzun uzadıya inceleme imkanımız olmadı. Ancak yolun sonundaki Zafer Anıtı'na kadar yürümemiş ve Champ Elysees'de yeterince gezmemiş ve de Dorsay Müzesi'ne gidememiş olmamızdan ötürü bu bölgeye ilk fırsatta yeniden gelme kararı verdik. Yeniden geldik de ne oldu, o da başka bir yazının konusu.

Hiç yorum yok: