Bangkok'ta BobaeTower'da kaldık. Prince Palace Hotel'de. Otel fena değil ama tarif edemiyorsunuz. Zaten neredeyse kimse İngilizce bilmiyor. Bildiklerini düşünenler de dil yapılarının farklılığından dolayı İngilizce kelimeleri çok farklı söyleyip, çok farklı algılıyorlar. Prince Palace diyebilmek için taksiciye göbeğimiz çatlıyordu. Taksiciler pin pa, plin pa, prin pla, diye anlamadıklarını ifade edip durdular. Harita bile çoğu zaman fayda etmiyordu. Her neyse Otel Golden Mount'tan böyle görünüyordu.
Otelin en önemli avantajı zengin kahvaltı seçeneği sunması idi. Gerçi Asya mutfağı ağırlıktaydı ama hiçbir şey bulamamaktan iyidir. Ben geniş mideli biri olmama rağmen yer yer zorlandığım anlar oldu Tayland'da. Beni bile aşan anlar yaşadım. Otelin girişindeki görevliler tam Allahlıklar. Yazmadan edemeyeceğim. Kendi taksicileri var. Çağırın diyoruz, diyor sizi ben götüreyim şehir merkezine 25 TL'ye. Ben diyorum taksimetreyi aç gidelim. O halde yok diyor. Tamam taksi çağır diyorum, yok diyor. Neyse ki; otel merkezi yerde. Her istediğimiz anda taksi bulabiliyoruz. Bir tanesine binip merkeze 5 TL'ye gidebiliyoruz. Hatta çoğu zaman daha ucuza. Genelde az bozulmuş insanlar Taylandlılar. Ama işte otel görevlilerinin ta içine kadar işlemiş kapitalizmin sömürü yönü. Onlara bulaşmamak lazım.
Taylandlılar krallarını seviyorlar, ya da sevmiyorlarsa da hiç çaktırmıyorlar. Birçok yerde krallarının resimleri asılı.
Devlet baskısı ile asılmış olduğunu sanmıyorum. Ülke genel olarak diktatörlükle yönetiliyormuş gibi bir hava vermedi bize. Hatta en salaş yerlerinde dahi gecenin bir yarısında rahat rahat geziyorduk da en ufak bir korku hissetmiyorduk. İstanbul'da sıkıyorsa Beyoğlu'nun arka sokaklarında rahatça yürüyün. O açıdan Bangkok güzeldi.
Gündüzleri bir yeri gezmek istediğinizde ne kadar merkezi bir yerde olursanız olun bir sürü tuk tuk şoförünün tacizine uğruyorsunuz. Ama ısrarları dışında rahatsız edici değil. Bizi gezdirmek ve para kazanmak istiyorlar hepsi bu. Tayland'da ilginç bir uygulama var. Diyor ki; tuk tukçular sizi çok ucuza hatta bedavaya gezdiririm ama siz de benim götüreceğim üç alışveriş merkezine gideceksiniz. Alış veriş yapmak zorunda değilsiniz ama zorla getirildiğinizi patronlara hissettirmeyin. Bunlara her getirdikleri müşteri için -alışveriş yapsınlar yapmasınlar- benzin kuponu veriyorlarmış. Böylece ulaşımları bedavaya geliyor bir nevi. Bu arada benzin de ülkemizdeki fiyatın yarısı ile üçte biri arasında bir yerde. Tuk tukçuların genel taktiği, "only for today", yani turistik bir yer adı söylüyorlar, oranın normalde kapalı olduğunu ama bugün bir organizasyon vs. bir şey olduğu için bugüne mahsus açık olduğunu belirtiyorlar. Böylece siz de şanslı olduğunuzu düşünüp atlıyorsunuz tuk tuka. Biz de bir kere düştük, ertesi gün ayıkmıştık daha da düşmedik. Israrlardan kurtulmanın yolu da "already" kelimesi. Size İngilizce burayı gördünüz mü, diye soruyorlar, İngilizce olarak nasıl cevap verirseniz verin, anlamıyorlar, ama "already" kelimesini anlıyorlar. Cümleye gerek yok, oraya zaten gittim manasında "already" derseniz yeni yerler soracaklar. Hepsine already diyen kurtulur.
Tuk tuklar ucuz. Taksiler ucuz. Ama daha ucuz bir ulaşım yolu daha var ki; o da nehir üzerinden ulaşım. Nehir aşırı pis. Nehir boyunda bir sürü varoş yerleşim var. Zaten insanlar çok fakir. O nedenle iş güçleri adeta sömürülüyor. Çok zor şartlar altında yaşıyorlar. O nehirden üstümüze su sıçramasını istemezdim. Sıçanların doğal yaşam alanı. Her zaman doğanın içinde yaşamak da güzel değil yani.
Tekneler duraklara yanaşıyor. Teknelerin kenarına çuval bezinden brandalar koymuşlar. Birer makaralı ipe bağlı. Tekne durağa yanaşana kadar kenardaki biri brandaya bağlı ipi tutuyor, durağa yanaşınca ipi salıyor, hoop branda iniyor, yolcular biniyor, biri brandanın ipini çekiyor, böylece nehir suları yolculara sıçramıyor.
Bir sonraki yazımda Bangkok hakkında izlenimlere devam edeceğim...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder