12 Aralık 2010

Çin Düğünü

Çok değer verdiğim kardeşimin düğünü için fizana olsa giderim demiştim, çok ciddiye aldı sanırım bizi ki; fizana olmasa da Çin’e gitti ve orada bir yuva kurdu. Bize de Çin’e gitmekten başka bir çare bırakmadı. Allah mutluluklarını daim etsin. Onlardan en az 3 çocuk bekliyorum başbakanımızın buyruğu doğrultusunda. Emir büyük yerden. Ben anlamam Çin’de sadece tek çocuğa izin verilmesinden, bir formülünü bulacaklar artık.

Kullanılacak çok malzeme olduğu için uzuuuuun bir yazı olacak. Çok vıdı vıdı yapmadan anlatmaya geçeyim.

Düğün önceleri ister Çin’de olsun, ister Türkiye’de her zaman damat için işkence imiş bunu gördüm. Ne hale sokmuşlar kardeşimi. O hale giren kardeşime de buradan Allah seni bildiği gibi yapsın diyorum. :))))


Bize gelince biz de düğün öncesinde bir gelip ortalığı kolaçan ettik. Gelinin en yaşlı akrabası taaa Moğolistan’dan çıkıp gelmişti. O da salonu bir gün önceden ziyaret edenler arasındaydı.


Orada bir taht gördük ve de üzerinde acayip kıyafetler, yukarıdaki resimleri gördükten sonra damadın ve gelinin bunları giyeceğinden emindik ama giymemeleri isabet olmuş. Zararın neresinden dönülse kardır.


Ben de anlamsız bir şekilde balık tezgahı gibi görünen dekorun arkasında bir resim çektirdim.


Her neyse bizdeki gibi süslenmiş bir araba ile geldi yeni çiftimiz. Arabanın altında, üstünde, sağında solunda para isteyen tutkallı çocuklardan göremedik. Gelirken konfeti benzeri şeyler patlatıldı.


Her düğünde duygusal anlar oluyor, ağlayanlar oldu.


Damadın babası kapıda misafirleri karşılamaya hazırdı.


Salonda gezinirken ejder kültürünün bir parçası olarak balkabağı gibi bir meyvenin oyulmasıyla oluşturulmuş bir masa süsü gördüm.


Düğün bizim düğünler gibi oynamalı değildi. Yemeli içmeli kısmı ise aynıydı. Bir konuşmacı aldı mikrofonu eline, saatlerce çok anlaşılır olduğu belli olan ama bizim hiç anlamadığımız bir Çince ile konuştu durdu. İşte merasimde neler yaşanacağını vs. anlattı misafirlere. Sonra Çin kültüründe oldukça önemli olduğunu öğrendiğimiz şekilsel tören başladı. Gelin ve damat 3+1 selam verdiler tiyatrocularımız gibi eğilerek bellerine kadar.


Misafirler selamlandıktan sonra kızı almak için çileli yolculuğu başlamıştı kardeşimizin. Önce her iki tarafın da kayınvalide ve kayınbabalarının gelin ve damadı çocukları olarak kabul etmeleri gerekiyordu. Bunun için de çok etkili bir formül bulundu. Yeşil çay içmek. Hazmı kolaylaştırıyormuş. O nedenle anne ve babaların çocuklarının evlendiğini hazmetmeleri gerekiyordu :) Efendim bir tepsi içinde 4 bardak yeşil çay geldi.


Damadımız ilk yeşil çayı kayınbabasına verdikten sonra, ona “baba” anlamına gelen “BA” kelimesi ile hitap etti.



Sonra kayınvalidesine sıra geldi. Ona da çayı içirdi mi damat yırtacaktı. Kayınvalide çayı içti, damat da “anne” anlamına gelen “MA”yı yapıştırdı.


Türk tarafının kızı kabulü için ortamın yumuşaması lazımdı :) Hemen iki çay söylendi. Gelin önce kayınbabasına içirdi çayı afiyetle ve “ba” anlamına gelen “BABACIĞIM” diyerek bizim milliyetçi duygularımızın yumuşamasını sağladı. Helal olsun damada dedik. Yengemize nasıl da Türkçe öğretmiş, dedik. İşte budur dedik. Yok ya demedik.


Neyse damadımızın annesinin, biricik teyzemizin gözü sıcacık çaya doğru kayıyordu, hemen gelin atladı ve “ma” anlamına gelen “ANNECİĞİM”i söyleyince buzlar eridi. Bir nevi “verdim gitti” ortamı oluştu orada.



Çay töreni sonrasında iki aile akraba oldu ya, hemen jest yapmaya başladılar birbirlerine. Kız tarafının annesi atik çıktı. Bizim oğlanı kendi tarafına çekmek için :) onu hediye ile kandırmaya çalıştı.


Türk tarafı durur mu? Bizim teyzenin eşine attığı dirsek sonrasında kolu çürüyen :) damadın babası sevgili amcamız hemen gelin kızımıza hediyesini takdim etti. Bizdeki gibi takı töreni yoktu. Bu açıdan Çin’den kız almak oldukça cazip.



Hediyelerin takdimi ile gergin olan ortam yumuşadı ancak damat ile gelin hala gergindiler. Mesela yani :) Hemen birer şarap getirildi. İçsinler de rahatlasınlar, gevşesinler diye ama şu şarabı koldan dolayıp içirme geleneğini kim bulduysa ve özellikle de dünyaya kim yaydıysa iki elim yakasında ona göre. Şarabı böyle içmeye çalışırsan yumuşamak bir yana kaskatı olursun.



Ama sonradan anlaşıldı gerginliğin sebebi. Ben gerginlik diyorum da lafın gelişi o. Bizim damat uyuşturucu verilmiş gibiydi kendine. Alabildiğine gülümsüyor, pis pis sırıtıyordu. Neyse gerginlerdi dedik. Meğerse daha bunlar aralarında yüzük takmamışlar. Yüzük takmadan da çayla anaları babaları kandırmışlar. Yapacak bir şey yok. Hemen tatlıya bağlandı olay. Yüzükler geldi ve sorun aşıldı. Yalnız damadın yüz ifadesine bakar mısınız? Tabi haklı adam “büyük iş yapmış” gibi sırıtmakta. Türkiye’de nerde erkeğe yüzük takacak hanımlar. Akılları fikirleri kendilerine takı alınmasında takılmasında. Velhasıl kelam yüzükler takıldı, düğün garantiye alındı.



Sonra Çinli spikerin konuşmasından kardeşimizin gelini öpmeye belediye başkanının kendisine verdiği yetkiye dayanarak hak kazandığını anladık. Yahu bir baktık, Türkler hemen bir tribün kurmuşlar. Allah’tan ellerinde meşale yok. Yoksa yakacaklar düğünü de çifte kumruları da… Hemen bir “öp, öp, öp, öp, öp!!!” tribünü kuruldu. Tezahüratlar sonrasını belgelendirmesek de olur, hatta daha iyi olur.


Neyse hakem maça ara verince tezahüratlar kesildi ve ne amaçla yapıldığını anlayamadığım ama kesin mutluluk ve huzur vermesi için ne bileyim şans getirmesi için de olabilir acayip bir merasim başladı. Bizde Süheyl ve Behzat Uygur kardeşler bir ara bir yarışma ve şov programı yapıyorlardı. O yarışmada böyle 68 kat şarap kadehi piramit şeklinde diziliyor, sonra bir merdivenle yarışmacı onun tepesine çıkıp tüm bardaklara en tepeden şarap doldurmaya çalışıyordu. Birden o sahneler canlandı gözümde. Uzun ömürlü ve sağlıklı olmak için o piramitlerin şarapla doldurulması gerekiyordu. Doldurulur dedim, doldurulacak, pardon dolduruldu.


Uzun ömürlü ve sağlıklı olmak için piramidi şaraba boğduk ama genç çiftimize başarılı ve mutlu bir gelecek de lazımdı. Onun için ise öncelikle el ele tüm mumların yakılması gerekiyordu. Neyseki büyük bir kararlılıkla bunun da üstesinden geldiler yengem ve kardeşim.


Sonra bizde de olan bir geleneği yerine getirdiler. Tatlı yiyelim tatlı konuşalım diye düğün pastamız geldi. Ancak gelenek biraz daha ucuzdu Çin’de. Bıçak kesmiyor, geleneğine rastlamadık. Buraya gelmemiş, iyi de olmuş.

Tatlı yiyelim tatlı konuşalım dedik ya. Pastanın kesiminin sonrasında önce damat, sonra gelin, sonra bizim kayınbaba, sonra onların kayınbaba mikrofonu aldılar ellerine bir güzel duygularını anlattılar. Bu arada bizimle benzer bir gelenek daha vardı Çin’de. Ortalıkta şuursuzca gezinen çocuklar. Alttaki resimde bunlardan bir tanesinin nasıl ekarte edildiği görebiliyoruz.

Bu arada bir de mutluluk fermanı okundu düğünde. Çok anlamlıydı ama biz anlamadık.


Çinli gelin ve kayınbabanın verdikleri son mesajlar oldukça güzeldi. “Bol bol yiyin, bol bol için, bol bol eğlenin.” Biz de kırmadık onları :)





Tüm bu fasılların ardından günü ölümsüzleştirmek kalmıştı geriye. Resimlerimizi çekildik. E artık onlar da bize kalsın. Tekrar tekrar bir ömür mutluluklar diyorum kardeşime ve yengeme. Çocuğunuz olursa adını Onur koyun ki; hiçbir Çinli telaffuz edemesin…

Hiç yorum yok: